Demokrasi mi, Yönetilen Algı mı? 21. Yüzyılda Siyasetin Yeni Gerçekliği
Giriş: Halk İradesi Söyleminin Aşınması
Demokrasi, modern dünyada neredeyse dokunulmaz bir kavram haline gelmiştir. Hakkında konuşulur, savunulur, ihracı yapılır; adına savaşlar bile meşrulaştırılır. Ancak paradoksal biçimde, demokrasi kelimesinin bu denli sık kullanılması onun içinin aynı oranda boşalmasına da yol açmıştır. Bugün birçok toplumda insanlar hâlâ oy kullanmakta, seçimler düzenlenmekte ve yöneticiler “halkın iradesi” adına konuşmaktadır. Fakat aynı toplumlarda yaygın bir hissiyat da giderek güçlenmektedir: Gerçek kararlar başka yerlerde alınıyor olabilir.
Bu hissiyat tesadüfi değildir. Son yirmi-otuz yılda siyaset, klasik temsil mekanizmalarının ötesinde; medya, veri, algı ve psikoloji ekseninde yeniden şekillenmiştir. Seçmen artık yalnızca bir yurttaş değil; aynı zamanda hedeflenebilir bir kullanıcı, ölçülebilir bir veri noktası ve yönlendirilebilir bir davranış modelidir. Bu dönüşüm, demokrasinin biçimsel varlığını korurken özünü tartışmalı hale getirmiştir.
Bu yazı, 21. yüzyılda demokrasinin gerçekten ne ifade ettiğini sorgulamak üzere kaleme alınmıştır. Sorulacak soru basittir ama rahatsız edicidir: Bugün yaşadığımız sistem hâlâ halkın kendini yönetmesi midir, yoksa yönetilen bir algının demokrasi kisvesi altında sunulması mı?
Demokrasi Kavramının Tarihsel Evrimi
Demokrasiyi bugünkü haliyle anlamak için tarihsel kökenlerine bakmak gerekir. Antik Yunan’da ortaya çıkan doğrudan demokrasi fikri, sınırlı bir yurttaş kitlesine dayanıyordu. Kadınlar, köleler ve yabancılar bu sistemin dışındaydı. Buna rağmen temel fikir açıktı: Kararları, doğrudan kararların sonuçlarına katlanacak olanlar almalıydı.
Modern demokrasi ise temsili bir yapı üzerine kuruludur. Nüfusun artması, devletlerin büyümesi ve karmaşıklaşması doğrudan katılımı imkânsız hale getirmiştir. Bu noktada temsil fikri devreye girmiştir: Halk adına karar alacak kişiler seçilir, bu kişiler belirli sürelerle yetkilendirilir ve gerektiğinde değiştirilebilir.
Teoride bu model işlevseldir. Ancak pratikte temsil mekanizması, zamanla temsil edilenlerle temsil edenler arasında ciddi bir mesafe yaratmıştır. Siyasi sınıf, giderek kendi dili, çıkarları ve öncelikleri olan kapalı bir yapıya dönüşmüştür. Bu dönüşüm, demokrasinin “halk yönetimi” olmaktan ziyade “seçimle onaylanan elit yönetimi” olarak algılanmasına yol açmıştır.
Bu noktada kritik soru şudur: Eğer halk yalnızca belirli aralıklarla oy veriyor, ancak gündemi belirleyemiyor, seçenekleri sınırlıysa ve karar süreçlerine gerçek anlamda katılamıyorsa, bu hâlâ demokrasi midir?
Algı Yönetimi Nedir ve Nasıl Çalışır?
Algı yönetimi, bireylerin veya toplulukların gerçekliği nasıl algıladıklarını etkilemeye yönelik sistematik çabaların bütünüdür. Bu kavram genellikle askeri veya istihbari bağlamda kullanılsa da günümüz siyasetinin merkezinde yer almaktadır.
Modern algı yönetimi, açık yalanlardan ziyade çerçeveleme yoluyla çalışır. Hangi konuların konuşulacağı, hangi kelimelerin kullanılacağı, hangi görüntülerin öne çıkarılacağı dikkatle seçilir. Böylece insanlar ne düşüneceklerinden çok, ne hakkında düşünecekleri konusunda yönlendirilir.
Bu süreçte medya hayati bir rol oynar. Haberlerin sıralanışı, başlıkların tonu, uzman yorumlarının seçimi ve tekrar sıklığı kamuoyunun algısını doğrudan etkiler. Dijital çağda bu etki daha da güçlenmiştir; çünkü algoritmalar, kullanıcıların mevcut eğilimlerini pekiştiren içerikleri öne çıkararak yankı odaları yaratır.
Sonuç olarak seçmen, çoğu zaman bilinçli bir tercih yaptığını düşünürken aslında önceden daraltılmış bir seçenek havuzu içinde hareket eder. Bu durum, özgür irade kavramını yeniden düşünmeyi zorunlu kılar.
Medya, Sermaye ve Siyasal Güç İlişkisi
Medya, demokrasinin “dördüncü kuvveti” olarak tanımlanır. Görevi, iktidarı denetlemek ve kamuoyunu bilgilendirmektir. Ancak bu ideal tanım ile günümüz medyasının pratikteki işleyişi arasında ciddi bir fark vardır.
Büyük medya kuruluşlarının önemli bir kısmı, büyük sermaye gruplarının elindedir. Bu durum, haber üretiminde kaçınılmaz çıkar çatışmalarına yol açar. Siyasi iktidarlarla ekonomik çıkarlar arasındaki simbiyotik ilişki, medyanın bağımsızlığını sınırlayan temel faktörlerden biridir.
Dijital platformların yükselişi bu tabloyu kökten değiştirmiş gibi görünse de gerçekte güç daha da merkezileşmiştir. Küresel teknoloji şirketleri, bilgi akışını kontrol eden yeni aktörler haline gelmiştir. Hangi içeriğin görünür olacağına, hangisinin görünmez kılınacağına karar veren algoritmalar, demokratik denetime tabi değildir.
Bu bağlamda siyasal güç artık yalnızca parlamentolarda veya hükümet binalarında değil; sunucularda, veri merkezlerinde ve reklam panellerinde de şekillenmektedir.
Seçimler: Tercih Mekanizması mı, Onay Ritüeli mi?
Seçimler, demokrasinin en görünür unsuru olarak kabul edilir. Ancak seçimlerin varlığı tek başına demokratik bir sistemin varlığı anlamına gelmez. Asıl mesele, seçimlerin neyi mümkün kıldığıdır.
Birçok modern demokraside seçmenler, genellikle birbirine oldukça benzeyen siyasi programlar arasından seçim yapmak zorunda kalır. Radikal alternatifler ya sistem dışına itilir ya da marjinalleştirilir. Bu durum, seçimleri gerçek bir tercih mekanizmasından ziyade mevcut düzenin periyodik olarak onaylandığı bir ritüele dönüştürür.
Ayrıca seçim kampanyalarının finansmanı, adayların görünürlüğü ve medya erişimi gibi faktörler eşit değildir. Paranın ve medyanın belirleyici olduğu bir ortamda “eşit yarış” fikri büyük ölçüde teorik kalır.
Bu koşullar altında seçmen, çoğu zaman “en az kötü” olarak gördüğü seçeneğe yönelir. Bu da siyasetin umut üretmekten ziyade yorgunluk ve çaresizlik üretmesine neden olur.
Dijital Çağda Kitle Psikolojisi
Dijitalleşme, siyasal katılımı artırma potansiyeline sahipti. Sosyal medya, bireylere seslerini duyurma imkânı sundu. Ancak bu potansiyel, büyük ölçüde tersine işlemiştir.
Sürekli bilgi bombardımanı, bireylerin dikkatini parçalamış ve derin düşünmeyi zorlaştırmıştır. Karmaşık politik meseleler, basitleştirilmiş sloganlara ve duygusal tepkilere indirgenmiştir. Öfke, korku ve kimlik temelli söylemler, rasyonel tartışmanın yerini almıştır.
Bu ortamda popülizm için son derece elverişli bir zemin oluşmuştur. Karmaşık sorunlara basit çözümler vaat eden liderler, geniş kitleler nezdinde cazip hale gelmiştir. Algoritmalar ise bu içerikleri daha görünür kılarak süreci hızlandırmıştır.
Popülizmin Yükselişi ve Sebepleri
Popülizm, genellikle “halk” ile “elitler” arasındaki karşıtlık üzerinden tanımlanır. Ancak modern popülizm, çoğu zaman gerçekten halkın güçlenmesine değil; yeni bir elit grubun iktidara gelmesine hizmet eder.
Ekonomik eşitsizliklerin artması, sosyal hareketliliğin azalması ve temsil krizleri popülizmin temel nedenleri arasındadır. İnsanlar kendilerini sistem dışında hissettikçe, sistemi yıkacağını iddia eden söylemlere yönelir.
Ne var ki popülist iktidarlar, çoğu zaman iktidara geldikten sonra eleştirdikleri yapıları yeniden üretir. Bu durum, demokrasinin yalnızca biçimsel değil, işlevsel bir kriz içinde olduğunu gösterir.
Küresel Örnekler Üzerinden Karşılaştırmalı Analiz
Farklı coğrafyalarda benzer dinamiklerin ortaya çıkması tesadüf değildir. Gelişmiş demokrasilerde de gelişmekte olan ülkelerde de algı yönetimi, medya kontrolü ve siyasal kutuplaşma ortak temalardır.
Bazı ülkelerde bu süreç daha incelikli ve kurumsal yollarla yürütülürken, bazı yerlerde daha açık ve sert yöntemler tercih edilmektedir. Ancak sonuç benzerdir: Yurttaşların siyasal süreçlere olan güveni azalmakta, katılım biçimsel düzeyde kalmaktadır.
Bu durum, demokrasinin evrensel bir kriz içinde olduğunu düşündürmektedir.
Sessiz Çoğunluk ve Politik Yorgunluk
Belki de en tehlikeli sonuç, geniş bir “sessiz çoğunluğun” ortaya çıkmasıdır. Bu kesim, siyasete ilgi duymamakta ya da bilinçli olarak uzak durmaktadır. Çünkü siyaset, çözüm üretmekten çok çatışma üretir hale gelmiştir.
Politik yorgunluk, otoriter eğilimler için elverişli bir zemin hazırlar. İnsanlar, karmaşık ve gürültülü bir demokrasi yerine “istikrar” vaat eden güçlü liderlere yönelebilir. Bu da demokrasinin kendi iç çelişkileri nedeniyle zayıflamasına yol açar.
Demokrasi İçin Alternatif Arayışlar
Bu tablo, umutsuzluğa kapılmayı gerektirmez. Ancak demokrasiyi yalnızca mevcut haliyle savunmak da yeterli değildir. Katılımcı mekanizmaların güçlendirilmesi, şeffaflığın artırılması ve medya okuryazarlığının yaygınlaştırılması temel adımlar arasında yer alır.
Ayrıca dijital araçlar, doğru kullanıldığında gerçek katılımı mümkün kılabilir. Yerel düzeyde katılım, doğrudan demokrasi unsurları ve yeni temsil modelleri bu arayışların parçasıdır.
Sonuç: Gerçek Temsil Mümkün mü?
Demokrasi bugün bir yol ayrımındadır. Ya biçimsel ritüellerle varlığını sürdürerek içi boş bir kavrama dönüşecek ya da kendini yeniden tanımlayacaktır. Bu yeniden tanımlama, yalnızca kurumların değil; yurttaşların da aktif çabasını gerektirir.
Gerçek temsil, hazır bir reçete değil; sürekli bir mücadeledir. Bu mücadele verilmediği sürece demokrasi, yönetilen bir algı olmaktan öteye geçemeyecektir.